Bir Cadılar Bayramında Hogwarts Turu

Hayatımda kutladığım ilk cadılar bayramını hala hatırlıyorum. Ağabeyimle günlerce balkabağı oyup hazırlık yapmıştık. Aslında ben çok küçük olduğum için o oymuştu, ben de memnuniyetle eşlik etmiştim. Kendimize ahşaptan asalar yapmıştık. Ağabeyimin Hogwarts cübbesi benim de cadı şapkam vardı ve yemek için de bol bol kurabiyemiz! Evet gerçek yarasalarımız, hayaletlerimiz ya da içinde İfrit olan bir zindanımız yoktu. Kostümler giyip şeker de toplamadık ama o an Hogwarts’ın yemek salonunda binbir türlü yiyecek ve içeceğin tadına doyduğumuzu hayal edip, aynı hayali paylaşmanın mutluluğuyla sarhoş olabildik.

Şimdi hem benim için çok özel olan bu duyguyu sizlerle de paylaşmak hem de Hogwarts’ta bugün neler yaşanmış hatırlatmak istiyorum. Sonuçta cadılar bayramı en iyi Hogwarts’ta yaşanır. Zaten okulun dışında mugglelara aldırmadan kimliğini açık edebilmenin heyecanını fazla kaçıran büyücüler genellikle günü hastanede bitiriyor bu yüzden biz okulumuzun “güvenli” duvarları içinde kalalım.

Bir düşünseli önünde duruyorsunuz. Gümüş çanağın içindeki dumansı hatıralar fazlasıyla davetkar görünüyor. Yanınızdaki yüksek masadan aldığınız bir meyankökü şekerini kemirirken, içine dalmak üzere olduğunuz hatıraya şöyle bir baktığınızda Profesör Flitwick’i ve Kızıl saçlı, çilli bir oğlanı gördünüz. Bir an Tılsım dersine ait bir hatıraya bakıyordunuz bir an sonra hatıranın içine çekildiğiniz. Görüntüler netleşti, netleşti. Şimdi siz hariç her şey oldukça gerçek görünüyor.

1991

1991

Cadılar bayramı sabahındasınız. Ronald Weasley, kollarını amansızca sallayıp “Wingardium Leviosa!” diye bağırırken küçük bir kızın sesi atıldı “Wing-gar-dium Levi-o-sa diyeceksin, ‘gar’ı uzatacaksın.”
“O kadar iyi biliyorsan sen söyle” diye homurdandı Ron. Öyle de oldu, Hermione Granger kollarını sıvayıp sözleri söyledi ve önündeki tüy havalandı. Profesör Flitwick coşkuyla öğrencisini kutlarken etrafınıza bakmaya başladınız. Çok iyi bildiğiniz taş duvarlar dört bir yanınızda yükseliyor, yüksek pencereden içeri sonbahar güneşi sızıyor. Siz hayranlık ve özlemle etrafınızı incelerken ders bitmiş bile! Kalabalığın arasında Harry ve Ron’u bulmak zor değil. Kimseyi itmenize gerek kalmadan yanlarına yürüyüp konuşmaları duymaya çalışıyorsunuz. Hikayeyi zaten biliyorsunuz ama yine de pür dikkat, iki kafadarın peşinden gidiyorsunuz.
“Bu kıza kimsenin katlanamadığına şaşmamalı. İnsan değil, karabasan.”
Tam bu anda içinizden çalı saçlı bir kız geçiyor ve tam önünüzdeki Harry’e omuz atıyor. Konuşulanları duymuştu.
Siz şimdi bu ikilinin evli olduğunu aklınızdan geçirip muzipçe sırıtırken etrafınızdaki sesler boğuldu, büküldü ve her şey değişti. Garip bir düşüş hissi uyandırıyor ama alışmanız gerek, yolumuz uzun.
Bu kez Büyük Salon’a giden yoldasınız, akşam olmuş anlaşılan. Ron’un yaşına göre uzun boyu kendini ele veriyor ve takip etmeye başlıyorsunuz. Bu sırada yanınızdan geçen esmer ikizlerden; Hermione, tuvalet ve ağlamakla ilgili bir şeyler duydunuz. İçinizdeki heyecan ne olacağını bilememenin değil de, her şeye birinci elden şahit olmanın heyecanı. Siz en iyisi gösterinin tadını çıkarın.
Salona girdiğiniz an bin yarasa kafanızın üstünden uçarak sihirli göğe yükseliyor. Titrek mum ışıklarının altında devasa balkabakları, olması gerekenden daha ürkütücü gibi sanki. Sıra sıra dizilmiş masalarda öğrenciler beklentiyle altın tabaklarına bakıyor ama artık tabaklar boş değil. Olacak olanın zamanı gelmeden kendinize görüşü açık bir yer bulup oturdunuz. Öğretmenler masasına bakıp da gözlerinizin dolmaması mümkün bile değil. Çünkü işte orada, tam karşınızda kanlı canlı Profesör Dumbledore! Kemerli burnunun üstündeki yarım ay şeklinde gözlüğünün ardından tam da size mi bakıyor acaba? Sanki orada olduğunuzu biliyormuş gibi bir his dolduruyor içinizi. Tabii Profesör Snape de orada. Her zamanki gibi soğuk bakışlarıyla etrafı süzüyor. Birini arıyor olabilir mi?
Harry közlenmiş patatesini yiyedursun, Cılız, titrek bir adam hoplaya zıplaya salona giriyor. Başındaki sarık çözülmüş, rengi bembeyaz olmuş halde Dumbledore’un masasına yaslanıp “İfrit -“ diyor. “Zindanda ifrit var – Haberiniz olsun.”
Tam bir hengame! Profesör Dumbledore sessizliği sağlamak için bir maytap patlatıyor ve “Sınıf başkanları,” diyor. “Sınıflarınızı hemen yatakhaneye götürün!”
Percy caka satarak öğrencileri yatakhaneye götürürken Harry ve Ron ifritin nasıl içeri girdiğine kafa patlatıyorlar.
Bir an sonra Harry Ron’un koluna yapışıyor, “Şimdi aklıma geldi – Hermione.”
“Ne olmuş Hermione’ye?”
“İfritten haberi yok.”
Ron dudağını ısırıyor.
Koşuyorsunuz.
Snape’e yakalanmaktan kıl payı kurtulduğunuz sırada iğrenç bir koku, beraberinde devasa ayakların yere sürtme sesini getiriyor. Soldaki geçidin sonunda, hayatınızda ilk kez bir ifrit görüyorsunuz. Boyu dört metre var ve gerçekten iğrenç görünüyor. Kafası taş görünümlü bedenine oranla fazlasıyla küçük, bacakları ağaçlar kadar kalın, elinde sopa tutan devasa bir yaratıkla karşı karşıyasınız. Sizi göremediğini hatırlatmamda fayda var sanırım, derin bir nefes alabilirsiniz. İfrit önünüzden ilerliyor, bir kapıda durup biraz düşündükten sonra içeri giriyor. Siz bu anın şokunu yaşarken iki kahramanımız İfrit’i girdiği yere kilitlediler bile. Ama unuttukları bir şey var.
Korkunç bir çığlık kanınızı donduruyor.
“Olamaz”  dedi Ron.
Harry yutkundu, “Kızlar tuvaletiydi orası.”

Etrafınızdaki her şey büzüştü, bulanıklaştı, çekildi ve gerildi. Görüntü tekrar netleştiğinde başladığınız yerde, düşünselinin yanı başındasınız. Herkesin iyi olduğunu kendinize hatırlatarak derin bir oh çekiyorsunuz. Bu anı neden mi bu kadar önemli? Çünkü her ne kadar bunun için fazla tehlikeli bir yol olsa da, bu olay onların dostluklarında sarsılmaz bir temel oluşturdu.
Yolculuğa devam etmeden önce biraz oturup sakinleşmek için yanınızdaki yüksek masadan kendinize bir bardak limon şerbeti doldurmak isteyebilirsiniz. Dediğim gibi, yolumuz uzun.

Limon şerbetinizi bitirip biraz daha şeker yedikten sonra düşünseline tekrar yaklaşıyorsunuz. Yine o çekilme ve kaybolma hissiyle, kapkara mumların sıra sıra dizildiği zindanda yürüyen Harry, Ron ve Hermione’nin yanına süzülüyorsunuz. Bir köşeyi döndüğünüzde siyah, kadife perdelerin kapattığı girişte Neredeyse Kafasız Nick’i gördünüz. “Sevgili dostlarım, hoş geldiniz, hoş geldiniz… gelebilmenize o kadar sevindim ki…”

g

1992

Belki hayatınızda ilk kez hayalet görmüyorsunuz. Ama bahse girerim hayatınızda ilk defa bir hayalet şapkasını çıkararak önünüzde eğiliyordur.. İçeri girdiğinizde yüzlerce hayaletin korkunç metalik sesler eşliğinde vals yaptığını görüyorsunuz. Yanınızda bir partner olmadığına üzülmezsiniz sanırım. Mumların mavi ışığında canlılar bile hayaleti andırıyor. Masadaki bozulmuş, kurtlanmış yemeklerin kokusu dayanılır gibi değil ama pastaya bakmak için masaya yaklaşıyorsunuz.

“Sir Nicholas de Mimsy-Porpington
       31 Ekim 1492’de öldü”

Ölüm günün kutlu olsun sevgili Nick..
Ama artık orada değilsiniz. Taş duvarlar aynı olsa da, mavi alevler ve siyah mumlar değil; sadece meşale ışığı ve önünüzde duvara yaslanmış, bir şeyler duymaya çalışan Harry var.
“Gene o ses – susun bir dakika… Dinleyin!”
Hiçbir ses gelmiyor.
Harry önce aniden yukarı baktı , ardından “Buradan” diye bağırdı ve merdivenlerden yukarı koşmaya başladı.
“Harry, biz neyin-“
“HİŞŞŞT!” … “Birini öldürecek!”
Koştular. Mideniz sıkışıyor içinizden bir şey hiç de oraya koşmanızı istemiyor ama o sesi bastırıp siz de peşlerinden koşuyorsunuz ta ki “Bakın!” diyinceye dek Hermione.
“İlerideki duvarda bir şey parlıyordu. Yavaşça, karanlıkta etrafı kollayarak yaklaştılar. Duvarın iki pencere arasında kalan kısmına, koskoca harflerle, meşalelerin alevinde titreşip duran bir şey yazılmıştı.”

“SIRLAR ODASI AÇILDI.  VARİSİN DÜŞMANLARI, KENDİNİZİ KOLLAYIN.”

Size doğru yaklaşan ayak sesleri duyarken duvardaki yazı büzüşüp açılıyor. Kendinizi nefes nefese, düşünselinin başında buluyorsunuz.
Zavallı Mrs. Norris…
Gördüğünüz gibi, iki yıldır cadılar bayramında, kahramanlarımız bir felaketin içine sürükleniyor. Ama dahası, onlar felaketten kaçmıyorlar. Bir gizemle karşılaştıklarında korkup görmezden gelmiyorlar ve belki de bu, her şeyi değiştiren karar oluyor. Bu cesur ve önemli kararı vermek üç küçük çocuk için kolay değil elbette… Düşünün, on iki yaşınızda duvardan gelen korkunç sesler duysanız siz ne yapardınız?

Önceden meyankökü şekeri ve limon şerbetinin olduğu yerde boy boy ve çeşit çeşit çikolatalar görüyorsunuz. Sütlü, beyaz, bitter, fındıklı, karamelli, yaban mersinli çikolatalar. Sade ve kahveli çikolatalar, üstünde meyveli bir tabaka olan çikolatalar. hatta altın, gümüş ve bronz kaselerde çeşit çeşit eritilmiş sıcak çikolata bile var! İstediğiniz bir tanesini keyifle tadıyorsunuz. Tattığınız çikolatanın yoğun, rahatlatıcı etkisi bedeninizi sararken düşünseline yollanıyorsunuz.

B3C18M1_animated_14DG

1993

Profesör Snape elinde, üstünde dumanlar tüten bir kadeh tutarak bir odaya giriyor ve Harry Potter’la göz göze geliyor.
“Ah,” diyor profesör Lupin. “Çok teşekkür ederim. Buraya, masanın üstüne bırakabilir misin?” 
Snape kadehi bırakırken bir Lupin’e bir Harry’e bakıyor. Tam aralarında duruyorsunuz. Soğuk bakışları içinizden geçiyor. 
“Ben de tam Harry’e Garkenez’imi gösteriyordum.”
Garkenez yumruğunu sallıyor.
“Büyüleyici,” dedi Snape, Garkenez’e bakmadan. “Onu hemen içmelisin Lupin.”
“Evet, evet içeceğim.” dedi Lupin.

“Bir kazan dolusu yaptım,” diye devam etti Snape. “Yine ihtiyacın olursa diye.”
Lupin’in “Sanırım yarın da içerim -” dediğini hayal meyal duyuyorsunuz çünkü yine tüm oda ve sesler bükülüp geriliyor. 
Harry’nin kucağına şekerlemeler yağıyor.
Bükülüp geriliyor…
“Lupin içti mi yani?”
Bükülüp geriliyor…
Hagrid’in elinden çıkma devasa balkabaklarının yaydığı ışık yarasaların uçuşuyla titriyor. Muhteşem Büyük Salon! Lupin de sağ salim yerinde, en azından bugün ölmeyecek. Turuncu flamaların dalgalandığı tavana bakıyorsunuz, gece fırtınalı. Bu tavanı görmek insanı hep büyülüyor değil mi? 
Bu kez şöleni bölen hiçbir şey yok. Muhteşem yemeklerden yiyebilme isteğiyle orada durmak zor olsa da şölen son derece keyifli geçiyor. Belli ki Neredeyse Kafasız Nick’in ölüm günü partisi bu sene kısa sürmüş çünkü okulun hayaletleri salonda gösteri yapıyorlar. Bu eğlence ortamından faydalanarak kendi binanızın olduğu masa boyunca yürüyorsunuz. Konuşmalara kulak misafiri olup Quidditch takımına gaz veriyorsunuz. Keşke sizi duyabilseler. 
Hayaletlerin gösterisi Neredeyse Kafasız Nick’in kendi kafasının koparılma sahnesini canlandırmasıyla son buluyor. Şölen de öyle. 
Harry, Ron ve Hermione’yle birlikte salonu terk ediyorsunuz. Soğuk, alaycı bir ses “Ruh emiciler sevgilerini yolluyor Potter!” diyor ama bizimkilerin pek umrunda değil gibi. Yine de, kalabalık gittikçe azalacağı ya da ilerleyeceği yerde adım adım artıyor. 
Ron merakla, “Neden kimse içeri girmiyor?”
Hemen arkasından kusursuz Percy’nin sesini duyuyorsunuz, “Yol verin, lütfen,” “Ben öğrenciler başkanıyım…”
Derken ön taraftan size doğru yayılan bir sessizlik ortama hakim oluyor.
Tek konuşan kişi Percy, “Biri Profesör Dumbledore’u çağırsın. Çabuk.”
Yanı başınızda Ginny’nin “Neler oluyor?” dediğini duyuyorsunuz. ama konuşulanları umursamayıp şişman hanımın portresine doğru ilerliyorsunuz. Öğrenciler içlerinden geçtiğinizin farkında bile değiller. Gerçi bu iyi. Yeterince korktular. 
Portrede filmdeki gibi üç pençe izi yok, hayır.
Geriye portreye dair çok az şey kalmış. Zavallı şişman hanım…
Dumbledore’un gelmiş olduğunu sesiyle irkildiğinizde fark ediyorsunuz. “Kimin yaptığını söyledi mi?”
“Ah evet profesör hazretleri,” diyor Peeves. “Anlıyorsunuz ya onu içeri sokmayınca adam çok kızmış.”
“Çok öfkeli bir adam bu Sirius Black.”

Peeves’ın cümlesinin bitişiyle gerçeklik de soluyor ve yine kendinizi düşünseline bakarken buluyorsunuz.
Çok büyük haksızlık suçsuz bir adamdan böyle bahsetmek… Suçsuz bir adamı on iki yıl Azkaban’a hapsetmek. 
Sirius Black’in öfkeli olmak için çok sebebi vardı. 

Ama şimdi bunlar için vaktimiz yok. Sizleri götürmek istediğim son bir durak kaldı.

HarryPotter_PM_B4C9M1_HarryRonHermioneSeeDarkMark_Moment

1994

Büyük Salon her zamankinden kalabalık. Dumbledore’un öğretmen masasındaki yerinde ağır, yontulmuş bir ahşap kadeh duruyor ve mavi beyaz alevleri kenarlarında dans ediyor. Öğrenciler kadehten çıkacak sonuçları öğrenmek için profesör Dumbledore’a sabırsız, kaçamak bakışlar atarken siz, yavaş adımlarla kadehe doğru yürüyorsunuz. Ancak  kadehe iki metre kala içinizde bir gözetlenme hissi beliriyor. Gerçekten biriyle göz göze gelmekten çekindiğiniz için kim olduğunu ya da aslında size bakan biri olup olmadığını anlamaya çalışmadan gördüğünüz ilk yere oturuyorsunuz. Güzel bir zamanlama olacak ki profesör Dumbledore sizinle eş zamanda ayağa kalkıyor.
“Evet, kadeh kararını vermeye hazır sayılır,” diyor. “Sanırım bir dakika daha gerekiyor. Şimdi, şampiyonların isimleri ilan edilince, onlardan salonun baş tarafına gelmelerini, öğretmenler masası boyunca yürümelerini ve bitişik odaya geçmelerini rica ediyorum.” Öğretmenler masasının gerisindeki kapıyı gösterdi. “Orada ilk talimatlarını alacaklar.” 
Asasını çıkardı ve balkabaklarının içindekiler hariç tüm mumları söndürecek bir büyü yaptı. Ardından kadehteki ateş kırmızıya döndü, gürledi, patladı ve içinden yanan bir parşömen fırladı.
Dumbledore parşomeni yakalayıp açıyor. “Durmstrang şampiyonui, Victor Krum!” Çok güçlü bir tezahürat ve alkış dolduruyor salonu. Kendi alkışlarınızın arasında Victor Krum’un Slytherin masasından kalkıp bitişikteki odaya doğru yürüdüğünü görüyorsunuz.  Arkanızda duran Karkaroff, “Bravo Viktor!” diye gürlüyor. “Buna senin layık olduğunu biliyordum!”
Tezahüratların arasında kadehin ateşi tekrar kırmızı olup gürlüyor ve çok geçmeden ikinci parşömeni fırtlatıyor.
“Beauxbatons şampiyonu, Fleur Delacour!”  Kız bütün güzelliği ve zarafetiyle gümüş gri saçlarını savurarak Hufflepuf ve Ravenclaw masaları arasından geçiyor. Bir Veela’nın adını duymak başka ama gerçekten görmek bambaşka. Hayal edilebileceğin ötesinde bir büyülü güzelliği var kızın ve siz onu izlerken önünüzden süzülüp bitişikteki odaya geçiyor. 
Odadaki heyecan doruk noktasına ulaşıyor. Son bir öğrenci, Hogwarts’ın şampiyonu için herkes soğuğunu tutmuş durumda. Ateş kadehi kızarıyor ve kararını veriyor, 
“Hogwarts şampiyonu, Cedric Diggory!”
Henüz bir gün önce on yedi yaşına basmış Cedric önünüzden geçerken içiniz parçalanıyor. Daha çok genç.. Kolundan tutup engel olmak, salonun ortasında bağırıp herkese her şeyi anlatmak istiyorsunuz. “O geliyor!” demek istiyorsunuz ama yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Cedric Diggory gururla bitişikteki odaya geçerken  öğrenciler her şeyden habersiz kutluyor şampiyonlarını.
Tüm salon coşkuyla tezahürat ederken “Mükemmel,” diyor Dumbledore keyifle. “Şimdi, üç şampiyonumuz da belli oldu. Beauxbatons ve Durmstrang’ın diğer öğrencileri de dahil olmak üzere hepinize, şampiyonunuza elinizden gelen desteği vereceğiniz konusunda güvenebileceğimden eminim. Şampiyonunuzu destekleyerek gerçek bir katkı-“
Salon bir anda sessizliğe bürünüyor. Ateşi tekrar kırmızıya dönen kadeh kıvılcımlar eşliğinde son bir parşömen daha fırlatıyor salona. Dumbledore parşömeni yakalıyor ve boğazını temizleyerek okuyor.
“Harry Potter.”
Kimse alkışlamıyor. Salon mırıltılara boğulurken Ludo Bagman  ve Karkaroff  Dumbledore’un kulağına bir şeyler fısıldıyor. 
“Harry Potter,” diyor Dumbledore tekrar “Harry! Buraya lütfen!”
Gryffindor masasından ufak tefek, dağınık saçlı yeşil gözlü bir çocuğun tökezleyip ürkekçe kadehin ışığında yürüdüğünü görüyorsunuz.
Derken maviler, insanlar ve karanlık birbirine geçiyor. Gözlerinizi düşünselinin başında açıyorsunuz. Akşam olmuş.
Peki ama neden bunları izlediniz? Harry Potter için cadılar bayramı neden bu kadar önemli ve neden çoğunlukla felaketlerle dolu?
Bunun için sizleri bir başka cadılar bayramına, Goric’s Hollow’a götürmeliyim. 

pottermemorial

1981

Herkesin tek bildiği, on yıl önce cadılar bayramında, senin de yaşadığın köye damlamasıydı. Bir yaşındaydın sen. Evinize geldi, sonra da- sonra da-” Hagrid kirli mi kirli, leke içinde bir mendil çıkardı ansızın, sis düdüğüne benzer bir sesle sümkürdü.
“Özür dilerim.” dedi. “Ama acı bir şey bu – ana babanı tanırım, onlardan iyisini bulamazdın bu dünyada – neyse- Kim – Olduğunu – Bilirsin -Sen onları öldürdü. Sonra da seni öldürmeye kalktı. Temiz iş yapmak istiyordu herhalde ya da adam öldürmek hoşuna gidiyordu. Ama beceremedi. Alnındaki o izi hiç merak etmedin mi? Sıradan bir  kesik değil o.” –Rubeus Hagrid

James ve Lilly Potter, Lilly hamile kaldığından beri saklanıyorlardı. Dumbledore onları korumak için çok güçlü bir saklanma büyüsü olan Fidelius Tılsımı’nı yapmayı önerdi. Bu büyünün işe yaraması için tek gereken bir sır tutucuydu ve Potter ailesi Sirius’ Black’in sır tutucuları olmasını istiyordu. Fakat Sirius bunun çok bariz olduğunu daha akla gelmeyecek bir kişiye bu görevi vermeleri gerektiğini düşünüyordu bu yüzden sır tutucu olarak Peter Pettigrew’u önerdi. Öyle de yaptılar. Voldemort’un köye geldiği gece, Pettigrew’un sır tutucu oluşunun üstünden daha bir hafta bile geçmemişti.
O’nunla ilk karşılaşan James Potter oldu. Lilly’e Harry’i de alıp kaçmasını söyledi, asasızdı. Ölüm laneti göz açıp kapayıncaya kadar canını almıştı. Voldemort çocuğu öldürmek için yukarı çıktığında Lilly’i kendisini ve çocuğu odaya kilitlemiş olarak buldu. Severus Snape Lilly’i öldürmemesini istediği için kadına çocuğu bırakıp yana çekilmesini söyledi. Lilly kıpırdamadı. Karanlık Lord kadına yaşamak için defalarca şans verdi ama Lilly Potter oğlunu bırakmayı reddetti. Bu fedakarlığın Harry Potter’ı koruyacağını ne Lilly ne de Voldemort biliyordu. Karanlık Lord çocuğu öldürmeye çalıştığında çok büyük bir patlamayla büyü geri sekti. Bu, Karanlık Lord’un ölümü, henüz bir yaşındaki Harry Potter’ın ölümü alt edişi ve Birinci Büyücülük Savaşı’nın sonu oldu.

Lord Voldemort’un aslında ölmediğini ve hortkulukları yoluyla hayata dönebildiğini biliyoruz. Fakat 1991’deki ilk teşebbüsünden beri her defasında ilk adımını cadılar bayramında attı ta ki 1995 senesindeki geri dönüşüne kadar. Bu kendisinin yenilgisiyle olan bir hesaplaşması olabilir mi? Ölümü yenmek bu hayattaki en büyük takıntısı olan adam küçük bir çocuğu öldürememiş olmanın hırsıyla hep cadılar bayramında bir fişek yakıyordu ama çocuk her defasında hayatta kalmayı başardı. Genellikle Lord Voldemort’un planları çerçevesinde gerçekleşen bu olaylar arasında Sirius Black’in Şişman Hanım’a saldırması bir istisna olsa da anlamsız değil. O okula girmek. İntikam almak, vaftiz oğluna gerçekleri anlatmak için yapamayacağı şey olmayan bir adam. Çaresiz ama savaşmaktan vazgeçmeyen bir adam.

Bazen hayatımızın en güzel anlarını çok büyük zorlukları aştıktan sonra yaşarız. En büyük dostluklarımızı bu zorlukları beraber aşmış olmakla güçlendiririz ve bazen hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bazen en kötü kabuslarımızın aslında hep aradığımız şey olduğunu görürüz. Cadılar bayramının bendeki karşılığı bu satırların arasında saklı. Her birimiz kendi dünyamızın sağ kalan çocuklarıyız. Hepimiz kendi kabuslarımızla savaşıyoruz ama savaştığımız için hayatta kalıyoruz. 

Hep birlikte hayatta kalacağımız nice cadılar bayramlarına…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s